|
|
31 January Kısa bir mola vermek istiyorum, izin verir misin hayat...
Acıyan yerlerimle kelimelere sığınma vakti şimdi, Uzak şehirler arıyorum yüreğimin yabancı olduğu. Keşfetmediğim, görmediğim, bilmediğim bir yer olmalı... Hatırlatmamalı seni bana...
Demek ki deniz olmamalı....
Vedalaşmamalıyız seninle, Sana bu iyiliği yapmamalıyım!
ilk kez nefretin eşiğindeyim, ama...
Senden vazgeçemem... Bilir herkes...
Acıyan yerlerimle düşlere sığınma vakti şimdi, ne olur yakmayın ışıkları, ben herşeyi çizerim düşlerimle... Neden yine yabancılaştım? Bu senin suçun...
Herkes kendi ipini çeker, Herkes kendi akıtır gözyaşını, Ama...
Sen ben yok aramızda... Bilir herkes...
Senden ricalarımı anlatmam zor sana... Ne olur çok görme bana hayatı. Ne olur dokunma... Acıtma... Gülümsememi sever sevdiğim en çok, bari ağlatma...
Kısa bir mola vermek istiyorum, izin verir misin hayat... Gerçekler sancı yapıyor, az bir düş alıp döneceğim!
(alıntı) Işığın savaşçısı, ışığı izlemenin en iyi yol olduğunu öğrenmiştir.
İhanet etmiş, yalan söylemiş, yolundan sapmış, karanlığa göz kırpmıştır.
Ve bunları yaparken, sanki hiçbir şey olmamış gibi her şey yolunda gitmiştir…
Ama sonra, ansızın bir uçurum açılır:
Daha önce, güvenlik içinde binlerce atmış olsa da, şimdi, fazladan atacağı tek bir adım, her şeyin sonu olabilir…
İşte o zaman savaşçı, kendini felakete sürüklemeden önce durur.
Bu kararı aldığında, şu dört yorumu duyar:
“Sen hep yanlış yaparsın.”
“Değişemeyecek kadar yaşlısın.”
“İşe yaramazsın.”
“Bunu hak etmiyorsun.”
Başını kaldırıp göğe bakar. Bir ses ona şunu söylüyordur:
“Herkes hata yapabilir.
Bağışlandın, ama yürekten istemelisin bunu.
Bu, senin tercihin olmalı.”
Işığın gerçek savaşçısı bağışlanmayı kabul eder...
Paulo Coelho “Büyük yenilikler yapıyordu. Yazacak şey bulamayan öğrencilerle sorunu vardı. Önceleri bunun tembellikten kaynaklandığını düşünüyordu, ama daha sonra öyle olmadığı ortaya çıktı. Söyleyecek bir şey bulamıyorlardı sadece.
Bunlardan biri, kalın gözlüklü bir kız, Amerika Birleşik Devletleri’yle ilgili, beş yüz sözcüklü bir deneme yazmak istemişti. Phaedrus bu tür konuların yol açtığı umut kırıcı duygulara alışıktı ve onu gücendirmeden, yazının kapsamını daraltıp, yalnızca Bozeman’a indirgemesini istedi. Kâğıdı getirdiğinde kız hiçbir şey yazamamıştı ve morali çok bozuktu. Uğraşmış, uğraşmış; ama yazacak hiçbir şey bulamamıştı.
Phaedrus daha önce, önceki öğretmenleriyle onun hakkında konuşmuş ve hepsi Phaedrus’un onun hakkındaki izlenimini doğrulamışlardı. Bu kız çok ciddi, disiplinli ve çalışkan biriydi, ama zekâsı aşırı durgundu. Kızda hiçbir yaratıcı kıvılcım yoktu. O kalın gözlüklerin ardındaki gözler, bir kölenin gözleriydi.
Kız ona numara yapmıyordu, gerçekten yazacak bir şey bulamamıştı ve kendisine söylenen şeyi yapamamaktan ötürü çok sarsılmıştı.
Bu Phaedrus’u afallattı. Bu kez de o, söyleyecek bir şey bulamıyordu. Bir sessizlik oldu ve ardından garip bir yanıt: “Konuyu Bozeman’ın ana caddesine indirgeyin.” Parlak bir fikirdi bu.
Kız saygılı bir şekilde başını sallayıp gitti. Ama kız bir sonraki dersten hemen önce, gerçekten çok üzgün ve gözyaşları içinde geri geldi, uzun süredir gergin olduğu belli oluyordu. Yine yazacak bir şey bulamamıştı ve nedenini anlayamıyordu; tüm Bozeman hakkında bir şey bulamıyorsa da yalnızca bir cadde hakkında bazı şeyler bulabilmesi, söyleyebilmesi gerekirdi.
Phaedrus kızgındı, “Siz bakmıyorsunuz!” dedi. Kendisinin çok fazla şey söylediği için üniversiteden atıldığını anımsadı. Her olgu için sonsuz hipotez vardır. Ne kadar çok bakarsanız, o denli çok görürsünüz. Bu kız gerçekten bakmıyordu, üstelik bunu anlamıyordu da.
Kıza öfkeyle, “Yazıyı, Bozeman’ın ana caddesindeki bir yapının ön yüzüne indirgeyin. Opera binası. Sol üstteki tuğladan başlayın.” dedi.
Kızın kalın gözlüklerinin ardındaki gözleri kocaman açıldı.
Bir sonraki derse kız şaşkın bir bakışla geldi ve ona Bozeman, Montana’nın ana caddesindeki Opera Binası’nın ön yüzü hakkında beş yüz sözcüklü bir deneme getirdi. “Caddenin karşısındaki hamburgercide oturdum” dedi kız, “ ve ilk tuğlayı yazarak başladım ve ikinci tuğlayı ve sonra üçüncü tuğlayla birlikte arkası gelmeye başladı ve durduramadım. Benim deli olduğumu sandılar ve benimle dalga geçip durdular, ama işte görüyorsunuz. Ben bu işi anlayamadım.”
O da anlayamadı, ama kasabanın caddelerinde yaptığı uzun yürüyüşlerde bu konuyu düşündü ve kızı da, öğretmenliğinin ilk gününde kendisini felç eden türden bir tıkanmanın durdurmuş olduğunu anladı. Kız, daha önce duymuş olduğu şeyleri yazıda yinelemeye çalıştığı için tıkanmıştı; tıpkı kendisinin de ilk gün söylemeye karar verdiği şeyleri yinelemeye çalışması gibi. Kız, Bozeman konusunda yazacak bir şey bulamamıştı, çünkü bu konuda yinelemeye değer bir şey duyduğunu anımsamıyordu. Yazı yazarken, daha önce söylenmiş şeyleri dikkate almaksızın, kendi kendine bakıp, yepyeni şeyler görebileceğini nedense anlayamıyordu. Yazıyı bir tuğlaya indirgemek tıkacı yok etmişti, çünkü çok açık ki, bu iş için özgün ve doğrudan bir bakış gerekliydi.
…
Deneyimlerine dayanarak, gerçek retorik öğretimine başlayabilmek için, taklit belasını yok etmek gerektiği sonucuna vardı. Taklit, dış etkenlerin zorlamasıyla ortaya çıkıyor gibiydi. Küçük çocuklar bunu bilmezler. Belli ki bu daha sonra, okulun etkisi sonucu ortaya çıkar.
Bu, doğruya benziyordu ve hakkında düşündükçe daha doğru gelmeye başladı. Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz, kötü not alırsınız. Burada, kolejde bu biraz daha ince bir tarzda yapılıyordu elbette; öğretmeni öyle bir şekilde taklit edecektiniz ki, öğretmeni sizin onu taklit etmediğinize, öğütlenenlerdeki özü kavrayıp kendi yolunuza gittiğinize inandıracaktınız. Bu size “A” notu getirirdi. Ama öte yandan özgünlük, A ile F arasında bir not getirebilirdi. Tüm not sistemi buna karşı tetikteydi.”
Robert M. Pirsig 24 January Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım. Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, kendi yolumu çizdiğimde anladım.. Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil.. Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.. Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış, Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım.. Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, Neden hiç ağlamadığını anladım.. Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş, Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım.. Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş, Çok acıttığında anladım.. Fakat,hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını, Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım.. Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet, Yüreğini elime koyduğunda anladım.. ''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak, Sana ''git'' dediğimde anladım.. Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek, Git dediklerinde gittiğimde anladım.. Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl
ağlayan, Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım.. Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım.. Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş, Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış, Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım.. Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi, Beni afetmeni ölürcesine istediğimde anladım.. Sevgi emekmiş, Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...
Can YÜCEL Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkları onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktır Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.Hani ağzınla kuş tutsan.'Bu kuşun kanadı neden beyaz değil' diye bir soruyla bile karşılaşabilirsin. İki ucu keskin bıçaktır bu.Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman.Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur.İyi halin cezanda indirim sağlamaz Sen 'Ama senin için şunu yaptım' derken o 'Şunu yapmadın' diye cevap verecektir.Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır.Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. 'Peki o ne yaptı' deme.. Herkes kendinden sorumludur aşkta.Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu... Bir insan eksik yaşıyorsa ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için.Hayatı ıskalama lüksün yok senin.Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
"ßir daha yaşamayacağı
aşkLarı teğet gecerek
hep onu sevmeyenleri severek
hep onu sevenin gözlerinden kalabaLıkLara kaçarak... "
'Acılara tutunarak' yaşamayı öğreneli çok oldu.Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Yeterki yanlızlığında onu yaşatmayı öğrenebil .Sen mutluluğu hiçbir zaman onun varLığına bağlamadın ki... Yokluğunda da onla mutlu olabilmek değil miydi aşk ? Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası.Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun as olan yürektir.
"Telefonlarıma cevap vermeyeceksin…Cevap versen bile, öyle yorgun öyle isteksiz çıkacak ki sesin, bir küfür gibi…
Sevmeyeceksin beni…Biliyorum bu şehri bana dar edeceksin… Çünkü anladın; sevgimden tanıdın beni.O yanık, o hasta bakışımdan…Uçuruma atlar gibi sevdalanışımdan… Sevmek deyince, hemen ardından, ölüm, dememden anladın… Anladın ve kardeşini bir kabustan uyandırır gibi çırılçıplak gerçeğe uyandırdın beni; uyandırdın ve kaçtın… Çünkü sen de benim gibiydin; sen de benim gibi seni sevmeyeni sevdin hep.Sana acı çektireni…Seni aramayanı, telefonlarına çıkmayanı, çıkınca seninle bir küfür gibi konuşanı sevdin…Sen de benim gibi seni incitip üzeni sevdin hep. Bakışından hissettim bunu, kokundan, dokunuşundan… Beni sevmeyecektin biliyorum ama…Ama, öyle susamıştımki kendim gibi birini sevmeye…Öylesine muhtaçtımki gercekten incitilmeye, gercekten acı çekmeye, kendim gibi birini özlemeye öylesine muhtaçtım ki, seni tanır tanımaz çözüldüm… Sana da olmuştur…Öylesine susamışsındır ki sevilmeye, kendin gibi birini bulunca tutamaz kendini, herşeyi, belkide söylenmiycek her şeyi o an, garip bir telaşla söylersin… Hatta söylerken anlarsın, söylememen gereken şeyleri söylediğini hissedersin, battığını, giderek çıkmaza girdiğini…Ama yine de engelleyemezsin kendini tutamazsın. Aleyhinde olabilecek herşeyi söylersin…Üstelik bunu anladıkca daha da batırmak istersin kendini…Biraz daha zor duruma düşürmek… Daha da kaybetmek, daha da dibe batmak istersin…Sanki bile isteye kendi mutlulugunu kendi elinle bozmak istersin…Kendinden gizli bir öç alır gibi. Sanki hiç mutlu olmak istemiyormuş gibi…Sanki hiç sevilmek istemiyormuş gibi… Bir tür gurur muydu bu? Birgün nasılsa ve hiç olmadık bir anda alınıp kopartılmadan, kendi ellerimizle onu yok etmek, bizim gibilerin mutluluğuna tahammül edemeyen bu hayatta, bu hayatın zorba kurallarına bir tür başkaldırmak mıydı? Bir şizofren çocuk tanımıştım bir gün.Tam karşımda oturuyordu.gencecik, yakışıklı bir çocuktu.Şizofren olduğunu biliyordu.Biliyordu iyileşemiyeceğini…İki de bir, önce kolunu uzatıp, sonra avucunu açıyor; Mutluluk avuçlarımdaydı, yakalamıştım ama kaçtı diyor, kaçtı, derken avuçlarını boşluğa kapatıyordu… Hiç unutmuyorum, bu hareketi defalarca yapmıştı… Yine hiç unutmuyorum; burjuvalara özenen bir ailede büyüdüm ben.Görgü kitabı masanın üstünde dururdu hep. Annem o kitabı defalarca ezberletirdi bize.Yemeğe nasıl oturulacak..çorba nasıl içilir? Kaşık nerede, çatal nerede durmalı…Balık nasıl yenir? Peçete nasıl katlanır…Sinemada nasıl oturulur… Ben de eskiden senin gibi saftım.İnanırdım bu dünyada bile şölenler olacağına…Bu dünyada anne, baba, kardeşler, bir sofrada lekesiz bir mutluluk yaşayabilirler diye inanırdım…O kasvetli görgü kuralları kitabına rağmen inanırdım… Önce dilediğim gibi başlardı herşey.Herkes bir arada, sonsuz mutlu gibi…Sonra birden hiç beklenmedik bişey olur, biri ağlayarak odaya kaçardı…İçerden, arka odadan, ağlamaklı, sonsuz küskün sesler gelirdi; bıktım artık, bıktım, usandım hepinizden, gideceğim buralardan, yetti artık! … Ben de senin gibi saftım o zamanlar…Gidilecek neresi var dı ki derdim…İşte hep birlikteyiz…Alemi var mı bu mutluluğu bozmanın? … Sonraları çok sonraları anladım.Meğer biz, bizim aile, herkes, tesadüfen bir araya gelmişiz tesadüften de öte…Biz…bizim aile, herkes, aslında hiç istemeden, nedeni bilinmeyen bir zorunluluk sonucu bir araya gelmişiz… Aslında biz bir araya gelmemek için yaratılmışız. Hayatın en büyük yanlışıymış bizim bir arada olmamız! … Evet cok geç anladım… Bıraktım lekesiz mutlulukları; ben kavgasız, üzüntüsüz bir pazar sofrası özlerken, aslında herkes…annem, babam, kardeşim o evden uzaklara, hiç dönmemek üzere çok uzaklara gitmek istiyormuş… Dünyanın en mutsuz otogarı…Dünyanın en imkansız istasyonuydu bizim evimiz…Yıllarca uzaklara, cok uzaklara gitmek isteyip, bir türlü gidemeyenlerin sonsuz bekleme durağıydı bizim evimiz… İşte bu yüzden sevmek benim için bir tutsaklıktı, tuzaktı böylesi sevip bağlanmak.Uzaklara cok uzaklara gitmek isteyenleri engellemekti. Sevgi yüzünden bizim ailedeki hiç kimse istediği yere gidemiyordu…Birbirimize duyduğumuz sevgi, aynı zamanda bizi birbirimize düşman ediyordu… Hem biz, bizim aile…Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar gibiydik… Bu yüzden hep hırçın, hüzünlü, kırgındık… Bu yüzdendi, her şeyi, çok iyi gidiyor sanırken, içimizde yükselmesine bir türlü engel olamadığımız o felaket duygusu… Anlamıştım senin ailen de böyleydi… Üstelik öyle severlerdi ki sizi, birgün hiç olmadık bir anda, aslında istenmeyen çocuklar olduğunuzu söylerlerdi size! … Sana ya da kardeşine…Tesadüfen dünyaya geldiğinizi…Beklenmedik bir misafir olduğunuzu! …Aksi gibi, istikbaliniz için hiçbir şeyi esirgemediklerini söyledikten sonra söylerlerdi böyle sıradan şeyleri! … Sizin için…Senin için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıklarını söyledikten sonra… Senin de ailen benimki gibiydi…Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar gibiydi…Bu yüzden sen de benim gibi böyle hırçın, hüzünlü, kırgınsın her şeye… Yıllar önce tanıdığım o şizofren çocuk gibi; tam mutluluğu yakalamışken kaybetmiş gibisin hep… Ben beni istediğim gibi sevmemiş olan annemin hayaletini arıyorum imkansız erkeklerde… Sen, seni istediğin gibi sevmemiş olan babanın hayaletini arıyorsun imkansız kadınlarda… Biliyorum ne ben o erkeği bulacağım ne de sen o kadını bulacaksın… Ve ne acı ki, hep bizi sevmemiş olanları seveceğiz ikimizde…Ne acıki, hep bizi incitip üzenlere bağlanacağız…Telefonlarımıza çıkmayanlara… Çıksa bile küfür gibi konuşanlara sevdalanacağız… Bizden bir çift güzel laf esirgeyenleri özleyecegiz… Ölesiye, amansız seveceğiz onları… Biliyorum, bu yüzden odan böyle…Güncelerin ortalık yerde…Kitapların orada, burada…Anıların saçılmış ortalık yere…Her şeyin darmadağın… Biliyorum bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden nefret ediyorsun…Sen de benim gibi; toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir gün biri gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim her şeyi daha önce hep olduğu gibi hiç beklemediğim bir anda savurup, bozup gitmeyecek mi, diye düşünüyorsun… Biliyorum, sen benim için hiç bir zaman ulaşamayacağım annemin hayaletisin…Ailemdeki insanlar gibisin çok duygusal çok güçlü, çok yaralı… Onlar da senin gibi seninkiler gibiydi…Aklı başında, mazbut insan rolünü oynamaktan ve ertelenmiş düşleri yüzünden yorgun düşmüş, yarı çılgınlardı…Hepsi yanlış evde ve yanlış bir yerde yaşadıklarını söylerlerdi…Düşleri çok garipti…En kısa yolculuk bile onları yorduğu halde; okyanusları aşmayı ve başka kıtalara gitmeyi düşlerlerdi… Yine aradım seni, yoksun…bulsam, benimle küfür gibi konuşacaksın… Bir kere çözüldüm sana…Bir kere sana senin gibi olduğumu hissettirdim… Oysa baştan beri biliyordum; sen.seni sevmeyenleri seversin.Tıpkı benim gibi… Ama öyle özledim ki benim gibi birini sevmeyi…Öyle özledimki kendim gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi… Yine aradım seni yoksun…Beni de birileri arıyor…Beni de kendi gibi birini sevmeyi özleyenler arıyor…Kendi gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi özleyen birileri arıyor. Hiç cevap vermiyorum…BEN SENİ İSTİYORUM, SENİ ARIYORUM… Kayıtsızlığınla beni yok ediyorsun, geride sen kalıyorsun.Ama seni de biri yok ediyor… Aslında bu oyunda herkes birbirini yok ediyor… Ben birilerini, o birileri başkalarını.Sen beni…Seni bir başkası… Hem çok iyi biliyorum; beni sevsen bile hiç kapanmayacak bu yaram…Seni biri sevse de hiç kapanmayacak bu yaran… Hiç kapanmayacak! …Avuçların hep boşluğa kapanacak.Tıpkı o şizofren genç gibi…"
Cezmi Ersöz
|